Geçtiğimiz hafta sonu konusu “çocuk” olan birkaç tane trajik olay üst üste geldi; daha doğrusu benim üstüme geldi ve ister istemez “Herkes çocuk sahibi olmalı mı?” sorusu yine önüme düştü. Bir tarafta hamileyken kanseri nüksetmiş ve bebeğini kucağına aldıktan çok kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş bir anne ve 16 ay boyunca üvey anne ile büyüyen o bebeğin banyoda geçirdiği saçma kaza sonucu hayatını kaybetmesi, diğer yandan trafikte ilerlerken elini tuttukları 3 yaşlarındaki çocuklarına aldırmadan sokakta birbirini tartaklayan bir anne-baba ve çekiştirilen o güzelim erkek çocuğunun çaresiz ve sessiz gözyaşları, öte yandan tamamen doktor ihmalinden ve ailenin cehaletinden hayatını işitme engelli olarak geçirmek zorunda kalacak güzelim bir kız çocuğu…

Bu hikayelerin hiçbirinde ne aileyi ne de bebekleri birebir tanımıyorum; hepsi bana aktarılmış olan hikayeler ama öyle içselleştirdim ki sürekli o küçük insanların çaresizliğini düşünüyorum ve birçok şeyin ehliyeti, lisansı varken üremenin bu kadar şuursuz ve kontrolsüz olmasına, onu da geçtim dünyaya gelen ve aslında topluma ait olan bu çocukların aileleri dışında hiç kimsenin koruması altında olmamasına çok içerliyorum.

Medeni toplumlarda bireyin önemi yerleştiği için o bireye gelecek zararı hem devlet hem de toplumun tamamı sahipleniyor. Buna göre mekanizmalar oluşturuluyor; anne-baba sırf dünyaya getirdi diye çocuğu tartaklayamıyor ya da karı-koca anlaşamıyor ve huzurlu bir ev ortamı sağlayamıyorsa birileri “Hop kardeşim kendine gel yoksa çocuğunu elinden alırım“ diyebiliyor.