çocuk



Bu yazı bir önceki yazının devamıdır.

Doğa, yetişkinlere, yeni doğmuşlariçin sağladığı itinayı ve korunumu göstermez. Doğanın kendikuralları vardır ve onlara elifi elifine uyulmasını ister. Yetişkinleredüşen, türlerinin korunumu için buyurucu içgüdülerin çizdiğisınırlar içinde işbirliğinden ibarettir.Balıklarda ve böceklerde görüleceği üzere, çoğu zaman yetişkinve yeni doğmuş yaratıkların yaratıcı içgüdüleri birbirinden değişikve ayrı biç~mde işler. Bu durumda ana babayla evlat, birbirleriylebağdaşmaz. Daha yüksek hayvanlarda bu iki içgüdü, uyumiçinde işler ve annenin buyurucu içgüdüsüyle yavrusunun duyarlılıkdönemleri arasındaki birlik, anayla yavru arasında karşılıklıbir sevgiye yol açar ya da bütün yeni kuşağın bakımını zamanı gelinceüzerine almaya hazır, örgütlü toplumun tümüne yayılacak biranalık ilişkisine elverir. Bu, sözgelimi, arılar, karıncalar gibi toplulukhalinde yaşayan böceklerde görülür. Türler, sevgi ve esirgemezliklekorunur demek de bir bakıma yanlıştır. Aslında türlerindevamını sağlayan şey, köklerini yaşamın yaratıcı laboratuvarınasalmış olan buyurucu güdülerdir. Yaratıkların yavruları için besledikleriduygular ve sevgiler, doğanın yüklediği görevi kolaylaştırırve doğanın çağrısına elifi elifine uymanın sağladığı zevki yaratır.Yetişkinler dünyasını bir bakışta özetlemek istiyorsak, onu yönetenyasalar ve kuralların zaman zaman dışına çıkıldığı ayrıcalıklıhalleri ve istisnaları gözönüne almalıyız. Mutlak ve değişmezgibi görünen doğal yasalar, daha üstün yararlar adına yürürlüktenkalkabilir. O zaman yaşama ağırlık veren yeni yasaların gereklerineuyulur. Böylece doğal yasaların sürekli olarak kaldırılıp, yenilenmesiyleyaşamın sürekliliği sağlanır. Şimdi insanoğlunun bu doğalyasalara kendini nasıl uydurduğu sorusu karşımıza çıkıyor. İnsanoğluözünde daha aşağı yaratıkların bütün doğal olgularını içerenergeçsel bir birleşimdir. Bütün bu olguları özetleyip onları aşmak ta ve üstelik zekasıyla onları sanat yapıtlarında görünen akla özgübir görkemle kuşatmaktadır.Peki öyleyse, bu iki yaşam biçimi, yani çocukla yetişkinin yaşambiçimleri, insanda nasıl temsil edilmekte ve bunlar kendilerinihangi harika görünümler içinde dile getirmektedirler? Aslınabakarsanız, bu iki yaşamın ayrı ayrı belirtilerini görmek mümkündeğildir. İnsanların dünyasında bunları aradığımızda bulabildiğimi~tek şey, her şeyden önce dış kaygılarla yoğrulmuş ve kendinekolay bir yaşam sağlamaya yönelmiş olan yetişkinler dünyasıdır.İnsanların zihinleri sanki daha başka önemli sorunlar yokmuşçasınafetih ve mal üretimiyle haşır neşirdir. İnsanlar birbirini yemekte,rekabete boğulmaktadır. Yetişkin, çocuğun yaşamına, kendiyaşamına uyguladığı: mantık ve gözle bakmaktadır. Çocuğu kendineözgü bir yaratık sayıp bu yaramazı, bu yararsızı semtinden uzaktutmaktadır. Ya da o eğitim denen nesneyle çocuğu kaptığı gibi kendiyaşam biçiminin yörüngesine zorla sokar. Bir an için bir kelebeğininsan ana babalar gibi hareket ettiğini düşünelim: Vaktinden önceuçmayı öğreteceğim derken, tırtılcığın kozasını paramparça etmesiişten bile değildir. Ya da bir kurbağa düşünün, vaktinden önce karadasoluroayı öğrensin, teni b’enim gibi yeşile dönsün diye özenip,yavrusunun başını sudan çıkarıyor!..İnsanların çocuklarına karşı davranışları, hani bundan pekfarklı değil. Yetişkinler yavrularına, yetkinliklerini, olgunluklarınıgösteriyor, tarihsel örneklerini koşuyorlar, sonra da, «Bizleri taklitedin!» deyip işin içinden çıkıyorlar. Anlamıyorlar ki, çocuğunki değişikbir çevre, değişik araçlar gerektiren bambaşka bir yaşama biçimidir.Söyleyin şimdi, evrenin o en gelişmiş, en üstün yaratığı, doğanıngözbebeği insana, o zekayla donanmış, çevresine egemen, herdediği dedik ve çalışma yeteneği sayesinde öbür yaratıkları parınağınınucunda oynatan insana böyle köklü bir yanılgıya düşmekyaraşır mı?Ama ne yaparsınız ki, insan, o mimar, o kalfa, o üretici, o çevresinidilediğince biçimlendiren usta; kendi yavrusuna böceklerkadar bile yar olamamaktadır. Yoksa ya!’iamın en köklü, en canalıcıiçgüdüsü insanoğlunda eksik mi? Yoksa tüm yaşama özgü ve türlerin devamını güvence altına alan bu şaşırtıcı olgu karşısındainsan kör mü?Doğada her şey değişim geçirdiğine, ama hiç bir şey yok olmadığınagöre, insan öbür yarat$larda görülen duygulardan yoksunolamaz. Bütün evreni susta durduran güçler, amaçlarından kaydırılmışbile olsalar, ortadan kaybolmazlar.İnsan yapıcıdır, anladık, ama nerde gördünüz, söyleyin, yavrusuiçin uygun bir yuva yaptığını? Bu dışa dönük ihtiyaçlarınbozmadığı güzel bir yer olmalı, değil mi? Bu yuva, üretim için kullanılmayan,zenginiikierin jstiflendiği cömert bir sevgi yuvası olmalıdeğil mi? Var mı böyle bir yer? İnsanın her zamanki davranışyolunu bırakma ihtiyacı duyduğu çekişmenin, yarışmanın yaşamdabir anlamı olmadığını anladığı, başkalarını altetmeyi sağ kalmanınt.ek çaresi bellemediği, dolayısıyle başkalarını düşünmeyi, başkalarınıkollamayı gerçek yaşam yolu saydığı böyle bir yer var mı? İnsanruhunun, prangalada bağlı olduğu dış nesneler dünyasından kopmayıözlediği bir ortam var mı? Bireyin yaşamını aşan, bütün insanlıktarihini içeren bir erginliğe yönelici bir tutumu barındıranböyle bir kurtuluş yuvası var mı? Oysa, bir çocuğun doğumundainsanı saran duygular, özlemler böylesi duygular ve özlemlerdir.Çok değil, sade öbür yaratıklar kadar olsun, insan, yeni doğan çocuğununkarşısında alışıldık yollarını bırakmalı, kendini aşıp türünündevamına, yücelmesine özenerek geleceğe kendini adamalı,değil.mi?Ama insanın mal hırsı ve fetih ihtirasından kurtulup arınmayıve günahsızlığı amaçladığı, yalınlık ve huzur içinde yaşamayı erdembildiği yerler, ortamlar olmaz değil. Ancak böyle bir ortamdainsan, kendi yaşamını yenilernek için gerekli zenginliği bulacaktır.İnsanoğlunun içinde günlük yaşamın ötelerine uzanan özlemler elbettevardır. İşte bu özlemler, işte bu sesler bütün insanları kendiöz geleceği demek olan yeni doğmuş bebenin başına, parmak uçlarınabasarak yaklaşıp toplanmaya, onu bir mucizeyi izler gibi saygılıbir sessizlik içinde seyretmeye ve seyrederek onu anlamaya, onuöğrenmeye ve ona nasıl yardım edeceğini bellerneye çağırmaktadır.