Çağımızda biz şehirde yaşayan insanlar uyaran bombardımanı altında bulunduğumuz için kendimizi sürekli tehdit altında hissediyoruz. Üstelik çoğu zaman bu tehdit kendi çıkarımımızın oluşturduğu sanal bir tehdit oluyor. Ya bir şey olursa duygusu ile boğuşup duruyoruz. Elimizin altında her türlü bilgi ve iletişim aracı olduğu için bir şekilde kendimizi doğrulayacak ya da kaygımızı artıracak verilere de rahatlıkla ulaşıyoruz.

Bedenimizde bir şey ters gittiğinde örneğin doktora sormadan önce internette araştırıyoruz ve çeşitli hastalıkları hemen kendimize kondurabiliyoruz ve tabii ki teşhisi koyduktan sonra dibine kadar hastalığı araştırmayı da ihmal etmiyoruz! Ya hastaysak değil mi? Olma ihtimali üzerine felaket senaryoları kurgulayıp üzülüp korkmayı ve sonuçta kendimizi ve çevremizi tüketmeyi başarmak konusunda ustayız.

Kişisel gelişim kitaplarının çoğu bu girdapta dönüp duran okuyanlarına ana odaklanmayı, henüz olmamış şeyler için üzülmemeyi, sakin olmayı, olumlu düşünmeyi, kendimize olumlu telkinler vermeyi öğütlüyor. Stres, kaygı, korku durumunda uzun süre kalmak pek çok psikolojik sorunun temelini oluşturuyor. Aynı zamanda kişinin gündelik yaşam kalitesini ve fiziksel sağlığını da olumsuz yönde etkiliyor. Bu durumlarla baş edemediği zaman yaşadığı öfke ve gerginlik kişinin tüm ilişkilerine yansıyor, dışa vuramadığı zamanlarda ise somatizasyon dediğimiz fiziksel semptomlar şeklinde ortaya çıkıyor ve kişi fiziksel olarak sebebini bulamadığı bu semptomlar için doktor doktor geziyor.

Hamilelik ve doğum, kadının bu anlamda en hassas dönemini oluşturuyor. Fizyolojik ve psikolojik olarak çok özel bir dönem olduğu için kadın daha kırılgan bir hale geliyor. Sadece kendi için değil bebeği için de düşünüyor, araştırıyor, hayaller kuruyor kimi zaman da üzülüp kaygılanıyor. Normalde belki umursamayacağı şeyleri kafaya takar hale geliyor. Negatif şeylerden çok daha fazla etkilenebiliyor. Hamilelik öncesi baş edebildiği korkularla baş edemez hale gelebiliyor üstelik üzerine yeni korkular ve kaygılar ekleyebiliyor.